PURUTHANA
Puruthana’nın Hikâyesi
Puruthana’nın hikâyesi, bugünle sınırlı bir hikâye değil. Bu topraklarda, Bayburt’ta, yüzyılları aşan bir emeğin, sabrın ve ustalığın hikâyesi…
Mahmut Recai Purutoğlu’na göre bu hikâye Selçuklular dönemine kadar uzanıyor. Dokuz asırlık bir yolculuk bu. Dededen toruna aktarılan, yazılı belgeden çok sözle, emekle ve toprakla taşınan bir miras.
“Ben,” diyor Purutoğlu, “Bayburt’ta yaşayan bu müessesenin son temsilcisiyim.”
Ataları yüzyıllar boyunca çömlekçilikle geçinmiş. Başka bir iş, başka bir gelir kaynağı olmamış. Toprak, ateş ve emek… Hayatın tamamı bunlardan ibaretmiş. Babasından önceki kuşaklarda çinicilik de yapılmış; fakat bugün o günlerden kalan yazılı bir belge yok. Büyük ihtimalle Birinci Dünya Savaşı yıllarında kaybolup gitmişler. Ama belge yok diye hikâye yok değil. Çünkü bu hikâye hâlâ yaşıyor.
Çanak çömleğin fırınlandığı yere eskiden “purut” denirmiş. Zamanla bu kelime yalnızca fırını değil, o fırının etrafında şekillenen üretim mekânını, yani yaşam alanını da anlatır olmuş. Bu yüzden buraya “puruthane” değil, “puruthana” deniyor. Bugün Bayburt Üniversitesi’nin “purut” için coğrafi işaret, “puruthana” için marka tescili başvurusu yapması da bu kadim adın hâlâ yaşadığının bir göstergesi.
Mahmut Recai Purutoğlu’nun hayatı sadece bu işle sınırlı kalmamış. Sebze halinde tüccarlık yapmış, hayvancılıkla uğraşmış. Ama tandırı hiçbir zaman bırakmamış. Çünkü babası Abdürrezzak Usta’nın bir şartı varmış:
“Hangi işi yaparsanız yapın, çömlek ve tandır işlerine yardım edeceksiniz.”
Bu bir nasihat değil, adeta bir vasiyetmiş. Babası hayattayken de, vefatından sonra da bu meslek devam etmiş. O günden sonra Purutoğlu yalnızca tandır üretimine odaklanmış.
Eskiden atölyelerde üretim çok çeşitmiş. Çanak, çömlek, kiremit, tuğla, pöhrenkler, saksılar, yayıklar, soba tuğlaları, bacalar, küpler, pipolar, semaverler, nargile lüleleri, Arnavut kaldırımları… Hatta kireç bile üretilirmiş. Murçla kayalar parçalanır, ocaklarda yakılır, kirece dönüştürülürmüş. Bir zamanlar günde dört bin kiremit ya da tuğla döküldüğü olmuş. Purutoğlu’nun gördüğü dönemlerde ise bu sayı beş yüze kadar düşmüş.
Dedesi Recep Usta çini de üretmiş. Çiniyle sadece darbuka yapılmış ama bunun ahilik anlayışına yakışmadığı düşünülmüş ve darbuka üretimi sürdürülmemiş. Çünkü burada her şey ahilik ahlakına göre şekillenmiş. Kirecin, çömleğin, boyalı malların bile fırınları ayrıymış. Bugün ise talep neredeyse yalnızca tandıra kalmış. Bu yüzden Puruthana’da ata-dede mirası olan purutçuluk, tandırla yaşamaya devam ediyor.
Osmanlı’nın son dönemlerinde bu meslek oldukça canlıymış. Talep o kadar fazlaymış ki kağnılarla saman, odun, toprak taşınırmış. Bayburt’taki ustalar çevre vilayetlere, kazalara tandır yapmaya gidermiş. Büyük dede Mehmet Usta iki yıl boyunca Erzurum’da tandır imal etmiş. Erzurum’daki çeşmelerin pöhrenkleri Bayburt’ta yapılmış. Burada yetişen ustalar mesleği Malatya’ya, Trabzon’a taşımış.
Puruthana sadece bir atölye değilmiş; bir ahilik ocağıymış. Doğru yoldan şaşmamak, hileye yanaşmamak burada öğretilirmiş. 1934 tarihli tapu kayıtlarında buranın hem puruthane hem de aşevi olduğu yazılıymış. Çünkü ahiler yolculara, kimsesizlere yemek verirmiş. Sanatkâr ile toplum iç içeymiş. Atölyenin yanında aşevi varmış.
Babaların anlattığına göre haftada bir ilmi toplantılar yapılırmış. Güncel meseleler konuşulur, dini konular tartışılırmış. Mustafa Cansız Hoca, Müftü Fahrettin Kumbasar, Oltulu Mehmet Hoca gibi saygı duyulan isimler bu toplantılara katılırmış. Akla ve bilime önem verilirmiş.
İşte Puruthana’nın hikâyesi böyle…
Topraktan ateşe, ustadan çırağa, dededen toruna taşınan bir hikâye.
Bugün hâlâ yaşayan, hâlâ nefes alan bir miras.
Bu hikâyenin oluşmasına referans olan esere erişmek için
Zengin, E. (2024). Geçmişten günümüze yaşayan bir zanaat purutçuluk ve tandır ustası Mahmut Recai Purutoğlu’nun meslek anı ve düşünceleri. İçinde 7. Uluslararası Ahilik Sempozyumu Bildiriler Kitabı (Cilt II). Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi





